Yaz | Fikri Mülkiyet Bülteni
- A Recent Entrance to Paradise Kararı ve Yapay Zekâ Tartışması
Yapay zekâ teknolojisinin üretken kapasitesinin hızla gelişmesi, bu alanda üretilen içeriklerin telif hakkı rejimi çerçevesinde nasıl değerlendirileceği sorusunu da gündeme getirmiştir. Bu bağlamda, ABD Telif Hakkı Ofisi (USCO) tarafından değerlendirilen ve “A Recent Entrance to Paradise” adıyla bilinen başvuru, yapay zekâ ürünü bir içeriğin telif korumasından yararlanıp yararlanamayacağına ilişkin önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Somut olayda başvurucu Stephen Thaler, kendi geliştirdiği “Creativity Machine” isimli yapay zekâ programı tarafından tamamen otonom şekilde üretilen bir görselin telif hakkı koruması altına alınması amacıyla USCO’ya başvuruda bulunmuştur. Başvurusunda eserin sahibi olarak yapay zekâyı, kendisini ise bu sistemin sahibi olarak göstermiştir. Thaler’ın bu başvurusu, insan katkısı olmaksızın üretilen bir içeriğin telif hakkı rejimi kapsamında korunup korunamayacağına dair doğrudan bir sınama niteliği taşımaktadır.
USCO, başvuruyu reddederken kararına “Bir telif hakkı talebini desteklemek için gerekli olan insan yaratıcılığından yoksundur” gerekçesini dayanak yapmıştır. Ofis, geçmişteki yargı kararlarına atıfta bulunarak, eser sahibi sıfatının yalnızca insanlara ait olabileceğini vurgulamıştır. Bu çerçevede, insan dışı herhangi bir ifade biçiminin, telif hakkı sisteminin koruma alanı dışında kalacağı ifade edilmiştir.
Başvurucu Thaler, bu karara karşı yeniden inceleme talebinde bulunmuş; yapay zekâ tarafından üretilen bu tür içeriklerin de telif hukuku çerçevesinde korunması gerektiğini ileri sürmüştür. Savunmasında, telif hakkı hukukunun “work made for hire” doktrini kapsamında, insan olmayan varlıkların da yazar olarak değerlendirilebileceğini iddia etmiştir.
Ancak USCO, bu argümanı da yeterli bulmamıştır. “Work made for hire” ilkesi çerçevesinde bir eser ancak bağlayıcı bir iş ilişkisi kapsamında yaratıldığında geçerli sayılmakta olup, bu ilişkinin tarafları arasında hukuken geçerli bir sözleşme bulunması gerekmektedir. Yapay zekânın, bir iş sözleşmesinin tarafı olamayacağı gerekçesiyle bu doktrinin uygulanamayacağı sonucuna varılmıştır. Böylece, Thaler’ın ileri sürdüğü tüm hukuki argümanlar reddedilmiş ve söz konusu görselin telif hakkı korumasına konu olamayacağına karar verilmiştir.
“A Recent Entrance to Paradise” kararı, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin telif hukuku kapsamında korunamayacağını bir kez daha ortaya koymakla birlikte, önceki bazı kararlarla karşılaştırıldığında farklı bir yönüyle öne çıkmaktadır. Daha önceki örneklerde, değerlendirme çoğunlukla yüzeysel ve pratik bir yaklaşımla yapılırken, bu karar, en azından “work made for hire” prensibi bağlamında daha ayrıntılı bir hukuki tartışma içermektedir. Bu yönüyle karar, yalnızca sonucu itibarıyla değil, gerekçelendirme süreci bakımından da dikkat çekicidir.
Sonuç olarak, USCO’nun bu kararı, yapay zekânın telif hakkı sahibi olamayacağı yönündeki yaklaşımı bir kez daha teyit etmiş; ancak bu kez konuyu daha derinlemesine inceleyerek, belirli hukuki ilkelerin bu tartışma bağlamında neden geçerli olmadığını da açıklamıştır. Bu karar, yapay zekânın hukukî statüsüne dair devam eden tartışmalar açısından önemli bir dönüm noktası olmasa da tartışmanın yönünü şekillendiren argümanlar bakımından kayda değer bir örnek oluşturmaktadır.
- Zarya of the Dawn Kararı: Yapay Zekâ Destekli Görsellerin Telif Hakkı Kapsamında Değerlendirilmesi
Yapay zekâ teknolojilerinin sanat ve hukuk kesişiminde doğurduğu tartışmalar, özellikle eser sahipliği ve eser niteliği bağlamında giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bu tartışmaların merkezinde yer alan örneklerden biri de “Zarya of the Dawn” isimli çizgi roman çalışmasıdır. Söz konusu eser, bir insan tarafından kaleme alınan bir hikâyeye dayanmakta; ancak görselleri, üretken yapay zekâ teknolojisi Midjourney aracılığıyla oluşturulmuştur. Eserin bu melez niteliği, telif hakkı korumasının sınırlarını sorgulatan bir örnek teşkil etmektedir.
Başlangıçta, ABD Telif Hakkı Ofisi (USCO), eserin bütününe ilişkin olarak telif hakkı koruması sağlamıştır. Ancak sonradan yapılan inceleme sonucunda, görsellerin bir yapay zekâ programı tarafından üretildiğinin tespit edilmesi üzerine korumanın kapsamı yeniden değerlendirilmiştir. Bu ikinci değerlendirmede temel soru, yapay zekâ tarafından oluşturulan görsellerin telif hakkı korumasına tabi olup olamayacağı olmuştur.
USCO’nun yürüttüğü soruşturma, yazarın Midjourney ile olan etkileşiminin, ortaya çıkan görsellerin bağımsız ve yaratıcı bir eser sayılması için yeterli olup olmadığını irdelemiştir. Yetkili makam, bu durumu, bir patronun bir sanatçıyı işe alarak ortaya çıkan eseri kendi eseri gibi göstermesiyle benzer bir bağlamda ele almış ve kullanıcı tarafından verilen komutların, eserin tüm yaratım süreci üzerindeki kontrolü sağlamak için yeterli olmadığını belirtmiştir.
Yazarın avukatları ise, görsellerin yazarın verdiği metin komutlarına dayandığını, dolayısıyla yapay zekânın kendi başına değil, yazar yönlendirmesiyle hareket ettiğini savunmuştur. Ancak USCO, metin istemlerinin girilmesi ve bu komutların farklı çıktılar üzerinden yinelemelerle sonuç alınması durumunda bile, yapay zekâdan çıkan içeriğin doğrudan ve tamamen insan tarafından kontrol edilmediğini vurgulamıştır. Bu nedenle ortaya çıkan görsellerin gerçek anlamda insan tarafından yaratılmış bir eser olarak kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu değerlendirme neticesinde, daha önce verilen telif hakkı koruması iptal edilmiş; yalnızca hikâye metninin insan ürünü olması nedeniyle bu kısmın telif hakkı ile korunmasına karar verilmiştir. Görseller ise bu koruma kapsamının dışında bırakılmıştır.
“Zarya of the Dawn” kararında yapay zekâ tarafından oluşturulan görsellerin eser niteliği taşımadığı ve dolayısıyla telif hakkı korumasına konu olamayacağı sonucuna varılmıştır. Görsellerin oluşumunda insan katkısı komutlarla sağlanmış olsa da bu katkı USCO nezdinde telif hakkı bakımından yeterli görülmemiştir. Kurum, yalnızca insanlar tarafından yaratılmış eserleri kayda alma ilkesine atıf yaparak bu yaklaşımını temellendirmiştir.
Sonuç olarak, görsellerin telif koruması dışında bırakılması, USCO’nun yapay zekâ destekli üretimleri salt üretim şekli nedeniyle dışlamış olduğu bir pratiği yansıtmaktadır. Ancak hangi durumlarda insan katkısının yeterli sayılacağına ilişkin bir değerlendirme yapılmadan, bu tür içeriklerin tamamen dışlanması, özellikle eser üretiminde insan-makine iş birliğinin giderek arttığı günümüzde yetersiz bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda, ileride daha somut ve ayrıntılı ölçütlerin belirlenmesine yönelik bir ihtiyaç açıkça ortaya çıkmaktadır.
- Li v. Liu Kararı: Yapay Zekâ Destekli Görsellerin Telif Hakkı Koruması
Yapay zekâ teknolojilerinin fikrî mülkiyet hukuku bakımından doğurduğu sorunlar, özellikle eser sahipliğinin tespiti ve eser niteliği açısından tartışmalara konu olmaktadır. Bu çerçevede, Çin’de Beijing Internet Court tarafından 27 Kasım 2023 tarihinde verilen ve kamuoyunda “Li v. Liu” olarak anılan karar, yapay zekâ yoluyla oluşturulan içeriklerin telif hakkı korumasına tabi olup olmayacağı sorusuna ilişkin dikkate değer bir karar niteliği taşımaktadır.
Karara konu olayda, davacı Bay Li, Stable Diffusion isimli açık kaynaklı bir yapay zekâ programı kullanmak suretiyle, belirli komutlar ve teknik parametreler aracılığıyla oluşturduğu görseli Xiaohongshu (Küçük Kırmızı Kitap) adlı sosyal medya platformunda paylaşmıştır. Davalı Liu ise söz konusu görseli herhangi bir izin almadan ve kaynağı belirtmeksizin bir blog yazısında kullanmış, ayrıca görselin üzerinde bulunan filigranı da silmiştir. Davacı, eser üzerindeki eser sahipliği ve bilgi ağı üzerinden yayım haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek, davalıdan özür ve tazminat talebinde bulunmuştur.
Dava konusu uyuşmazlığı mahkeme 3 temel hukuki mesele üzerinden değerlendirmiştir:
1. Görselin Eser Niteliği
Mahkeme, görselin Çin Telif Hakkı Kanunu’nun 3. maddesi kapsamında “görsel sanat eseri” niteliğinde bir eser olduğunu kabul etmiştir. Kararda, görselin yalnızca bir yapay zekâ yazılımı tarafından üretilmiş hazır bir çıktı olmadığı; tersine, davacının özgün komutlar belirleyerek, model ve parametre seçimi yaparak yaratıcı sürece aktif şekilde katıldığı vurgulanmıştır. Bu yönüyle eser, entelektüel bir katkı sonucu ortaya çıkmış, belirli bir estetik tercihi ve kişisel ifadeyi yansıtmak suretiyle orijinallik kriterini karşılamıştır.
2. Eser Sahipliği ve Telif Hakkı
Çin Telif Hakkı Kanunu uyarınca, eser sahibinin gerçek kişi olması zorunludur. Yapay zekânın hukuki bir süje olmaması nedeniyle eser sahipliği sıfatı kazanamayacağı açıkça belirtilmiştir. Mahkeme, eserin oluşum sürecine yönelik seçim, düzenleme ve estetik kararların tümünün davacı tarafından gerçekleştirildiğini tespit etmiş; bu nedenle telif hakkının münhasıran davacıya ait olduğuna hükmetmiştir. Ayrıca, davacının eseri “AI illustration” etiketiyle paylaşmasının, dürüstlük kuralı ve kamunun bilgilendirilmesi yükümlülüğü bakımından yeterli olduğu değerlendirilmiştir.
3. Hakkın İhlali ve Sorumluluk
Mahkeme, davalının eseri izinsiz kullanmasının ve üzerinde yer alan filigranı silmesinin, eser sahibinin hem yayma hem de adının belirtilmesini isteme hakkını ihlal ettiğine kanaat getirmiştir. Bu doğrultuda, davalıdan kamuya açık bir özür yayınlaması ve davacıya 500 yuan tutarında maddi tazminat ödemesi yönünde hüküm kurulmuştur.
Li v. Liu kararı, YZ yoluyla üretilen içeriklerin telif hukuku kapsamında değerlendirilebilmesi için kişisel katkının ve yaratıcı müdahalenin varlığını esas alan bir yaklaşım benimsemektedir. Bu kararın önemi, şu temel ilkelerde somutlaşmaktadır. Yapay zekâ bir araçtır; yaratıcı süreçteki özne insandır. Eser niteliği için “orijinallik” ve “entelektüel emek” şartları korunmaktadır. Telif hakkının sahibinin, teknolojik araçları kullanmış olması tek başına bu haklardan feragat anlamına gelmez.
Mahkeme, teknolojik ilerlemenin insan yaratıcılığı üzerindeki etkisini kabul etmekle birlikte, bu ilerlemenin telif hakkı sistemini işlevsiz kılmaması gerektiğini açıkça vurgulamıştır. Bu doğrultuda, yaratıcı sürece insan müdahalesi bulunduğu sürece, YZ araçlarıyla üretilen içeriklerin de telif hakkı korumasından yararlanabileceği ifade edilmiştir.
Sonuç olarak, Beijing Internet Court’un bu kararı, küresel ölçekte YZ ve fikrî mülkiyet ilişkisine dair tartışmalara yön verecek niteliktedir. Henüz birçok hukuk sisteminde tartışmalı olan bu konuya dair mahkeme, belirleyici olanın üretim sürecine insan katkısının olup olmadığı olduğu yönünde içtihat geliştirmiştir.
Bu karar, Türkiye dâhil olmak üzere pek çok ülkenin mevzuat ve uygulamasında henüz açıkça düzenlenmemiş bu alanda yeni bir hukuki çerçeve oluşumuna katkı sunabilecek nitelikte olup, benzer uyuşmazlıklarda mahkemelere yol gösterici olabilir.
- Bir Markayı Yaşatmak: Tescilden Daha Fazlası
2024 sonbaharında Londra sokaklarında bir kırmızı otobüs ilerliyordu. Ancak bu kez ne rota tanıdıktı ne de yolculuk. Yolculara yalnızca bir şehir manzarası değil; ince belli bardakta Anadolu çayı, çayın dumanıyla harmanlanan geleneksel tatlar ve kültürel bir hafıza ikram ediliyordu. Türkiye’nin en köklü markalarından biri olan 160 yıllık Hafız Mustafa 1864, İngilizlerin ‘beş çayı’ ritüelini kendi yorumu olan Türk çayı saatiyle buluşturdu. Bu sadece bir pazarlama etkinliği değil; bir markanın köklerine sadık kalarak zamana ayak uydurabilmesinin, geçmişle bağını koparmadan bugünü okuyabilmesinin bir örneğiydi.
Bir marka oluşturmak yalnızca onu tescil etmekle sınırlı bir hukukî işlem değildir. Tescil, adeta bir ilan gibidir. Ancak her ilanla büyüme gerçekleşmez, her isim yaşamaz. Markanın yaşaması, soluk alması, kendi zamanının içinde yeniden varlık bulması gerekir. Zira marka, hukukun koruduğu bir sınai hak olmaktan önce, inşa edilen bir fikrî varlıktır ve gelişip görünür olmaya devam etmelidir. Onu geleceğe taşıyan ise ne yalnızca sicil kayıtlarıdır ne de logodaki şekil. Onu yaşatan; günceli yakalamak, bir hikâye yaratmak ve tüketici nezdinde bir algı oluşturmaktır.
Marka hukuku bu hikâyenin sınırlarını çizer, adını korur. Fakat sınırlar içerik doğurmaz. İçerik ise stratejiyle, köklerine bağlılıkla, markanın ruhunu tanımakla, zamana ayak uydurmakla ve yenilenmeyle gelişir. Her marka, çağın içinde yolunu yeniden çizerken, varlığını sadece geçmişe değil, geleceğe de yazmalıdır. Bugün bir markaya sahip olmak, onu tescil ettirmekten öte; ona bir karakter inşa etmeyi, ona bir ses, bir yön, bir vizyon vermeyi gerektirir.
Hafız Mustafa’nın Londra’daki çay saati, bize basit bir gerçeği hatırlatıyor: Marka, yeniyi kucaklayabildiği ölçüde değerlidir. Gelenekle bağ kurarken günceli ıskalamamak; korumakla yetinmeyip inşa etmeye devam etmek, yalnızca görünür olmak değil, hatırlanır olmaktır esas olan.
Bugün birçok şirketin en değerli varlığı, envanterde ya da sicil kayıtlarında değil zihindedir. Marka, sadece korunacak bir isim değil; stratejik olarak yönetilecek bir algıdır, bilinirliktir. O hâlde şu soruyu sormak gerekir:
Siz markanıza bir isim mi verdiniz, yoksa ona bir ruh mu kattınız?

- Meta’ya “Adil Kullanım” Savunması: “Yapay Zekâ Eğitiminde Telif Sınırları Nerede Başlıyor?” Sorusu
Meta Platforms Inc.’in yapay zekâ modellerini eğitmek amacıyla telif hakkına tabi eserleri kullanmasına yönelik açılan ve aralarında tanınmış yazarların da bulunduğu davada, San Francisco Federal Mahkemesi önemli bir karar verdi. Davacılar, Meta’nın eserlerini izinsiz kullandığını ve bu durumun telif haklarını ihlal ettiğini öne sürdü. Ancak Mahkeme, söz konusu kullanımın “adil kullanım” (fair use) ilkesi kapsamında değerlendirilebileceği kanaatine vararak Meta lehine hüküm kurdu. Kararın gerekçesinde, sunulan iddiaların telif hakkı ihlaline dair yeterli hukuki temele dayanmadığı ve mevcut koşullar çerçevesinde yapay zekâ eğitiminde kullanılan verilerin adil kullanım sınırları içinde kaldığı ifade edildi.
Ancak bu karar nihai bir hüküm olmayıp ileride farklı tartışmalara yol açabilecek nitelikte. Zira Yargıç Chhabria’nın karar metninde özellikle altını çizdiği üzere, bu değerlendirme yalnızca önündeki somut dosyayla sınırlı. Başka bir deyişle, telif hakkına tabi eserlerin yapay zekâ eğitiminde kullanılmasının genelleştirilmiş biçimde hukuka uygun kabul edildiği yönünde bir içtihat doğmuş değil. Aksine, bu alanda hâlâ yanıt bekleyen birçok soru ve belirlenmeyi bekleyen hukuki sınır bulunuyor.
Meta’nın eğitici veri setleri içerisinde yer alan içeriklerin bir kısmının korsan kaynaklardan elde edildiği yönündeki iddialar, bu belirsizlik ortamını daha da büyütüyor. Her ne kadar şirket, söz konusu içeriklerin yalnızca şirket içi modellerin eğitimi amacıyla ve kamuya açık olmayan biçimde kullanıldığını savunsa da sistem ayarlarının kimi durumlarda dışa veri paylaşımına (seed) imkân tanıdığına yönelik kabulü, bu savunmanın güvenilirliğini zayıflatıyor.
Meta’nın söylemi ile eylemi arasındaki bu tutarsızlık, etik bir tartışmanın yanı sıra aynı zamanda derin bir hukuki sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Eser sahiplerinin hakları ile yapay zekâ alanındaki gelişimin dengelenmesi ve etik hale getirilmesi gerekliliği, bu kararla birlikte yeniden gündeme taşınmış halde.
Bu gelişme, eser sahipliği ve yaratıcı emeğin geleceği ile yapay zekânın beslenme kaynakları konusunda yeni bir hukuki tartışma penceresini aralıyor. Yazarların, yayınevlerinin ve hak sahiplerinin sorusu ise şu oluyor: Zihnin yaratıcılığı ve fikir emekle meydana getirilen bir eser, bir algoritmanın satır arası malzemesi olabilir mi? Eğer olursa, hangi bedelle? Böylece artık mesele yalnızca “izin alındı mı?” değil; “hakkın özü korunuyor mu?” sorusuna eviriliyor.
Tüm bunlar kapsamında söylemek gerekir ki, telif hakkı insanın düşünceyle kurduğu ahlaki ve estetik bağın koruyucusudur. Yapay zekânın, bu bağı hangi sınırda tanıdığı ya da tanıyacağı ise meçhul.
- Televizyon Formatlarının Hukuken Korunması
Görsel dünyanın dili değişiyor. Bir zamanlar tek kanalla ve sınırlı saatlerde izleyiciye seslenen televizyonlar, bugün yüzlerce içerikle hayatın tam ortasında yer alıyor. Eğlenceden eğitime, bilgiye uzanan yolda her program izleyicinin dikkatini çekmeye, akılda kalmaya, hatta hafızalara kazınmaya çalışıyor.
Bu çabanın arkasında yalnızca teknik bir prodüksiyon değil çoğu zaman özgün, yaratıcı ve yeni bir fikir yatıyor. İşte bu noktada karşımıza “televizyon programı formatı” çıkıyor. Seyircide yankı uyandıran bir yapımın ardında, o yapımın iskeleti olan bir format yer almakta. Peki, bu format hukuk nezdinde ne ifade ediyor?
Türk hukuk sisteminde televizyon formatlarının hukuki niteliği net biçimde tanımlanmamıştır. Kanunlarda doğrudan bir tarif bulunmamakla birlikte, bu formatların Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) kapsamında “eser” olarak değerlendirilebilmesi mümkündür. FSEK m. 1/B-1-a hükmü uyarınca, bir televizyon formatı, sahibinin izini taşıyor ve bu özgünlük bir söze, bir görüntüye ya da başka bir biçime bürünüp somutluk kazanıyorsa, artık yalnızca bir fikir değil, korunmayı hak eden bir esere dönüşür. Bu da gösterir ki, hukuk nezdinde koruma, yalnızca düşüncenin varlığına değil, onun hayatla temas etmesine bağlıdır.
Televizyon programlarının eser sayılabilmesi için temel koşul, özgünlük ilkesidir. Yani, sıradan bir fikir değil; yaratıcı detaylarla zenginleşmiş, genel geçer bilinen kalıplardan ayrışan bir format gereklidir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2004/6612 E. ve 2005/3278 K. sayılı kararı, bu alanda önemli bir emsaldir. Kararda, televizyon programı formatlarının normatif olarak sınırlanmadığı ve özgünlük taşıyan program formatlarının FSEK kapsamında eser olarak korunabileceği açıkça ifade edilmiştir. Bu hususa ilişkin olarak kamuoyunun da yakından bildiği “Benimle Dans Eder misin?” ile “Yetenek Sizsiniz Türkiye” programları arasında yaşanan format davası örnek gösterilebilir. Davacı taraf, kendilerine ait orijinal bir yarışma formatının izinsiz biçimde kullanıldığını, “Yetenek Sizsiniz Türkiye” adlı yapımda bu formatın benzer şekilde hayata geçirildiğini ileri sürmüştür. Ancak mahkeme, formatın salt bir fikir düzeyinde kaldığını, dolayısıyla FSEK kapsamında doğrudan korunamayacağını vurgulamış; korunma için somutlaştırılmış, özgün içeriklerin varlığına işaret etmiştir.
Yine benzer şekilde, Kim 500 Milyar İster?” adlı bilgi yarışması formatı da hukuki tartışmalara konu olmuştur. Formatın farklı kanallarda benzer yapımlarla yayınlanması, hak sahipleri tarafından izinsiz kullanım olarak değerlendirilmiş ve dava konusu edilmiştir. Bu davalarda mahkemeler, yalnızca soyut fikre değil; formatın yazılı anlatım biçimine, yapım kılavuzlarına, yönetmenlik notlarına ve sunum şekline bakarak değerlendirme yapmıştır.
Böylece anlaşılmaktadır ki, her televizyon formatı eser sayılmaz. Alışıldık yapıları tekrar eden, herhangi bir hususiyet barındırmayan, yaratıcı emeğe dayanmayan formatlar koruma dışı kalacaktır. Fikir düzeyinde kalan tasarımların değil, senaryolaştırılmış ve detaylandırılmış içeriklerin korunabileceği doktrinde de kabul görmektedir.
Uygulamada televizyon formatları zaman zaman ilim ve edebiyat eseri, zaman zaman da sinema eseri kapsamında değerlendirilmekte hatta bazı görüşlerce hiçbir eser kategorisine tam olarak oturtulamamaktadır. Ancak eser sayılmasalar bile, formatlar Türk Ticaret Kanunu’nun haksız rekabet hükümleri uyarınca korunabilir. Bu da demektir ki, bir format hukuken eser kabul edilmese dahi, izinsiz kullanımına karşı açılacak davalarda haksız rekabet ilkelerine dayanılarak hukuki koruma sağlanabilir.
Sonuç olarak, televizyon formatlarının eser olarak nitelendirilebilmesi ve hukukun koruma alanına girebilmesi, büyük ölçüde özgünlük unsuruna bağlıdır. Korunan yalnızca bir fikir değil; o fikri işleyen, somutlaştıran ve iz bırakan yaratıcı emeğin ürünüdür. Televizyon programı formatları da bu şartları taşıdığında, eser niteliği kazanarak hukuki koruma altında yerini bulur.
- Marka Taklidi Mi, Ucuz Alternatif Mi? İngiliz Temyiz Mahkemesi’nden Önemli Karar*
Birleşik Krallık’ta elma şarabı üreticisi olarak faaliyet gösteren davacı konumundaki aile şirketi Thatchers, “Thatchers Cloudy Lemon Cider” adlı ürünü Şubat 2020’de piyasaya sürmüş, geniş çapta satış başarısı elde etmiştir. 2018 yılına kadar yalnızca elma bazlı şaraplar üreten Thatchers, limon aromalı alkollü içecek trendini göz önüne alarak, limon bazlı bir elma şarabı ürünü için pazarda bir boşluk tespit etmiştir. Bu çerçevede Thatchers, söz konusu ürünü geliştirmiştir ancak Birleşik Krallık pazarında limonlu elma şarabı üreten ilk firma değildir.
Thatchers ayrıca 14 Mayıs 2020 tarihi itibariyle aşağıda görseli yer alan şekil markasının “33. Sınıf: Elma şarabı; bira hariç alkollü içecekler” sınıfında tescilli hak sahibidir. Thatchers, tescilli sahibi olduğu aşağıda görseli yer alan markasını “Thatchers Cloudy Lemon Cider” adlı ürününe ait kutuların ön-arka yüzeylerinde, ürün bilgilerini içeren yan yüzeylerde, dört adet ürünü içeren karton ambalajın ise ön-arka-üst yüzeylerinde kullanarak ticari satışlarını gerçekleştirmiştir.

Davalı konumundaki Aldi ise Almanya merkezli bir süpermarket zincirinin Birleşik Krallık’taki iştirakidir. Aldi, kendi şirketine ait kendi markalı ürünlerini tercih eden ve düşük fiyat politikasına odaklanan bir iş modelini benimsemiştir. Genellikle “indirim marketi” olarak tanımlanan Aldi, “markalar gibi, sadece daha ucuz” şeklinde sloganlarla televizyon reklamları ile tanıtımını gerçekleştirmektedir. Davalı Aldi, Mayıs 2022’de aşağıda görseli yer alan “Taurus Cloudy Lemon Cider” adlı ürünü piyasaya sürmüş, gramajı, karton paketleme şekli (440 ml, bir kutuda 4 adet ürün olacak şekilde) ile tasarımı Thatchers ile benzer olarak üretmiştir.

Bunun üzerine Thatchers, 22 Eylül 2022 tarihinde marka hakkı ihlali ve haksız rekabet iddiaları ile 1994 tarihli Birleşik Krallık Marka Kanunu’nun 10(2) ve 10(3) numaralı maddeleri uyarınca Fikri Mülkiyet İhtisas Mahkemesi’nde (IPEC) (“Mahkeme”) dava açmıştır. Mahkemenin 24 Ocak 2024 tarihli gerekçeli kararında Thatchers’ın iddiaları reddedilmiş, davacı Thatchers ise kararı üst mahkemeye taşımıştır. Bu dava, marka hukuku alanında dikkat çeken bir kararla sonuçlanmıştır. Bazıları hâkimin kararını “benzer ambalaj” (look-alike) vakalarında marka sahiplerinin yeterince korunmadığının göstergesi olarak eleştirirken, bazıları ise bu kararın rekabeti ve dolayısıyla tüketici fiyatlarının düşmesini desteklediğini savunmuştur.
Thatchers’ın pazar araştırmasında, piyasada halihazırda mevcut olan limon aromalı alkollü ve alkolsüz içecekler tespit edilmiştir. Bu ürünlerin bazı örnekleri görsellerle birlikte mahkeme kayıtlarına sunulmuştur.

Aldi, 2013 yılından bu yana “Taurus” markası altında elma şarapları satmakla birlikte 2020 yılı itibariyle üç çeşidini (orijinal, armut aromalı, koyu meyveler aromalı) sürekli olarak satışta tutmuş, bunlara ek olarak sezonluk aromalı ürünleri de zaman zaman piyasaya sürmüştür. Sayılan “Taurus” markalı ürünlere ilişkin görseller aşağıdaki gibidir.

Aynı zamanda Aldi, bir süpermarket zinciri olarak, kendisine ait olmayan üçüncü taraf marka ürünlerin (Brothers Cloudy Lemon Cider, Alska Cloudy Sicilian Lemon Cider) satışını da 2020-2022 yılları arasında bünyesinde gerçekleştirmiştir. (Sayılan ürünlere ait görseller aşağıdaki gibidir.)

Yukarıda kararın giriş kısmında belirtildiği üzere bir süpermarket zinciri olan ve düşük fiyat politikası ile “indirim marketi” olarak anılan davalı Aldi, pazarda bir boşluk tespit ettiğinde ve benzer bir ürünü piyasaya sürmeye karar verdiğinde, genellikle pazarın lideri konumunda olan bir ürünü “kıyas ürünü” (benchmark product) olarak belirlemektedir. Kalite standardı olarak ele alınan bu ürün ile Aldi’nin hedefi eşit ya da daha iyi kalitede bir ürün üretip sunmaktır. Davaya konu ve Aldi’ye ait “Taurus Cloudy Lemon Cider” adlı ürünün geliştirilmesinde de davacı Thatchers’a ait tescilli şekil markası konumundaki “Thatchers Cloudy Lemon Cider” ürünü kıyas/benchmark ürünü olarak seçilmiş ancak maaliyeti nedeniyle davalı Aldi’ye ait üründe Thatchers ürününün aksine gerçek limon suyu yerine C vitamini ve doğal limon aroması karışımı kullanılmıştır.
Ürün çeşidinin ve içeriğinin yanı sıra ambalaj tasarımı bakımından da Thatchers’a ait ürün kıyas/benchmark ürünü olarak belirlenmiş ve ajansı tarafından Aldi adına hazırlanan proje raporlarının “Pazar incelemesi” bölümünde yalnızca Thatchers’a ait ürüne yer verilmiştir. Aldi çalışanının Ekim 2021 tarihinde ajanslarına ilettiği e-postada yer alan “Lütfen Taurus ve Thatchers’ın bir birleşimi olan bir versiyon gösterebilir misiniz – yani daha eğlenceli, Thatchers’taki gibi limonlar eklenmiş bir versiyon.” ifadesinden de anlaşılacağı üzere tasarım seçeneklerinin değerlendirilmesi ve geliştirilmesinde Thatchers’a ait ürün referans olarak kullanılmıştır.
Birleşik Krallık 1994 Marka Kanunu doğrultusunda Avrupa Konseyi üye devletlerin marka hukuklarını uyumlaştırma amacıyla kabul edilmiş 89/104/AET sayılı Birinci Konsey Direktifi’nin 5. maddesi doğrultusunda Birleşik Krallık Marka Kanunu mevzuatı “Tescilli Markanın İhlali” başlıklı madde 10 aşağıdaki gibi düzenlenmiştir.
“(1) Bir kişi, tescilli bir marka ile aynı olan bir işareti, ticari faaliyeti kapsamında, markanın tescil edildiği mal veya hizmetlerle aynı olan mal veya hizmetlerle bağlantılı olarak kullanırsa, tescilli markayı ihlal etmiş olur.
(2) Bir kişi, ticari faaliyeti kapsamında aşağıdaki durumlardan biri söz konusu olduğunda tescilli bir markayı ihlal etmiş olur:
(a) Kullanılan işaret markayla aynıdır ve markanın tescilli olduğu mal veya hizmetlere benzer mal veya hizmetlerle bağlantılı olarak kullanılıyordur veya
(b) Kullanılan işaret markaya benzerdir ve markanın tescilli olduğu mal veya hizmetlerle aynı ya da benzer mal veya hizmetlerle bağlantılı olarak kullanılıyordur.
Bu durumda kamunun nezdinde karışıklık olasılığı söz konusudur; bu karışıklık, markayla ilişkilendirme ihtimalini de kapsar.
(3) Bir kişi, aşağıdaki koşullar altında ticari faaliyeti kapsamında bir işaret kullanırsa tescilli markayı ihlal etmiş olur:
(a) Kullanılan işaret markayla aynı ya da benzer niteliktedir ve
(b) İşaret, markanın tescilli olduğu mal veya hizmetlerle benzer olmayan mal veya hizmetlerle bağlantılı olarak kullanılmaktadır.
Bu durumda markanın Birleşik Krallık’ta bir itibara (reputation) sahip olması ve söz konusu işaretin haklı bir sebep olmaksızın kullanımıyla markanın ayırt edici karakterinden ya da itibarından haksız yarar sağlanması ya da bunlara zarar verilmesi söz konusudur.
Yukarıda yer alan mevzuat kapsamından anlaşılacağı üzere üç seviyeli bir koruma yapısı öngörülmektedir: 1. Marka ve işaret ile mal/hizmetler birebir aynı ise doğrudan ihlal oluşur. 2. Marka ile işaret ve/veya mal/hizmetler arasında benzerlik varsa ve bu benzerlik halk nezdinde karışıklığa neden oluyorsa ihlal söz konusudur. 3. Marka itibar sahibidir, işaret sebepsiz yere markanın ayırt edici karakterine veya itibarına zarar veriyor ya da haksız menfaat sağlıyorsa benzer olmayan mal/hizmetler için dahi koruma söz konusudur.
Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) içtihatları ve madde 10(3) uyarınca bir marka ihlalinin gerçekleştiğinden bahsedilebilmesi için dokuz koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir: Marka Birleşik Krallık’ta itibar sahibi olmalıdır. / İşaret, üçüncü kişi tarafından kullanılmalıdır. / Kullanım ticari bir faaliyetin parçası olmalıdır. / Kullanım, marka sahibinin rıza ve izni dışında gerçekleşmelidir. / Kullanılan işaret, marka ile aynı ya da benzer olmalıdır. / Kullanım, mal veya hizmetlerle ilgili olmalıdır. / İşaret ile marka arasında ortalama tüketicinin zihninde bir bağ (link) oluşmalıdır. / Kullanım sonucunda üç tür zarardan en az biri meydana gelmelidir: Markanın ayırt edici karakteri veya itibarından haksız menfaat sağlanması (unfair advantage), markanın ayırt edici karakterine zarar verilmesi (dilution), markanın itibarına zarar verilmesi (tarnishment) / Kullanımın haklı bir nedeni bulunmamalıdır.
Davada tarafların iddia ve savunmaları ile somut olay doğrultusunda ihlalin var olup olmadığının tespiti için aşağıda sayılan üç koşula odaklanmak gerekir.
- Marka ile işaret arasında “bağ” kurulması
- Ayırt edici karakterden haksız menfaat sağlanması
- Markanın itibarına zarar verilmesi
Davalı Aldi yukarıda sayılan dokuz koşuldan “İşaret, üçüncü kişi tarafından kullanılmalıdır. / Kullanım, marka sahibinin rıza ve izni dışında gerçekleşmelidir. / Kullanım, mal veya hizmetlerle ilgili olmalıdır.” şeklinde üç tanesinin somut olayda gerçekleştiğini kabul etmiş, mahkeme ise davacı Thatchers’a ait tescilli markanın itibar sahibi olduğu yönünde tespit gerçekleştirmiştir. Benzerlik koşulu ihtilaflıyken “ayırt edici karakterin zedelenmesi” bakımından mahkeme, Thatchers’a istinaf hakkı tanımamıştır.
Ayırt edici karakterden haksız menfaat sağlanması değerlendirmesinde mahkeme, ABAD tarafından “haksız menfaat” tanımını ve haksız menfaatin nasıl tespit edileceğine ilişkin yönlendirmeleri içeren “L’Oréal SA v. Bellure” davasına atıfta bulunmuştur. İlgili davada yer alan ABAD’ın “haksız menfaat” tanımına göre “Markanın ayırt edici karakteri veya itibarı üzerinden haksız menfaat sağlanması kavramı – ‘parazitlik’ ya da ‘bedavacılık’ olarak da adlandırılır – markaya zarar verilmesinden çok, üçüncü kişinin marka sayesinde sağladığı avantajla ilgilidir. Bu, özellikle markanın ima ettiği imajın ya da karakteristik özelliklerin benzer işaretle sunulan ürünlere aktarılmasıyla markanın itibarı üzerinden açıkça ‘sırtından geçinme’ durumunu kapsar.” Haksız menfaatin tespiti hakkında ise “Bir işaretin, markanın ayırt edici karakteri veya itibarından haksız menfaat sağlayıp sağlamadığını belirlemek için, olayın tüm koşulları dikkate alınarak genel bir değerlendirme yapılmalıdır. Bu değerlendirme; markanın itibarı ve ayırt edici gücünün derecesi, markayla işaret arasındaki benzerlik derecesi ve ilgili ürün veya hizmetlerin niteliği ile yakınlığı gibi unsurları içerir. Markanın ayırt edici gücü ve itibarı ne kadar kuvvetliyse, zarara uğramış olduğunun kabul edilmesi de o kadar kolay olacaktır. Aynı şekilde, işaretin markayı çağrıştırma derecesi ne kadar güçlü ve ani ise, bu kullanımın haksız menfaat sağlama ihtimali de o kadar yüksektir.” açıklamasına yer verilmiştir.
Hem ABAD hem de Birleşik Krallık mahkemelerinin içtihatlarında, haksız menfaatin en çok, davalının bu menfaati elde etmeyi bilinçli olarak amaçladığı durumlarda kabul edildiği vurgulanmaktadır. Aldi’nin avukatları bu görüşe itiraz etmemiştir. Ayrıca her ne kadar Aldi’nin avukatları ABAD’ın L’Oréal kararındaki açıklamalarının sadece “taklit ürünler” bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini savunsalar da mahkeme bu yorumun yerinde olmadığını belirtmiştir. Çünkü ABAD, kararında sadece taklit ürünlere özgü bir sınırlama yapmamış, genel nitelikli bir yorum ortaya koymuştur. Ayrıca, bir ürünün “taklit” mi yoksa sadece “benzer” mi olduğu da çoğu zaman yoruma açık bir meseledir.
Markanın itibarına zarar verilmesi değerlendirmesinde ise ABAD’ın “markanın itibarına zarar” kavramına ait tanımına atıf yapılmıştır. “Markanın itibarına zarar verilmesi, ‘itibar aşınması’ veya ‘değer düşüklüğü’ (tarnishment/degradation) olarak da anılır. Böyle bir zarar, üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aynı veya benzer işaretle sunulan mal ya da hizmetlerin, kamuoyu tarafından markanın cazibe gücünü azaltacak şekilde algılanması durumunda meydana gelir. Bu tür bir zarar özellikle, üçüncü kişi tarafından sunulan mal ya da hizmetlerin, markanın imajını olumsuz etkileyebilecek bir niteliğe ya da kaliteye sahip olması hâlinde ortaya çıkabilir.” Bu konuda davacı Thatchers davada iki temel argüman ileri sürmüştür: 1. Aldi ürününün bileşimi, Thatchers ürününe kıyasla daha düşük kalitededir (örneğin, gerçek limon suyu yerine aroma ve asit içerikleri kullanılmıştır.); bu fark ürünün tadına yansır ve Thatchers’ın itibarı zedelenir. 2. Aldi ürününün ambalajında “premium meyve” ifadesinin yer alması, tüketiciyi yanıltır ve bu yanılgı, Thatchers’a karşı bir güvensizlik yaratabilir. Mahkeme bu iddialar hakkında yaptığı değerlendirmede ise tüketiciler, bu iki ürün arasında karışıklık yaşamıyorlarsa ve Aldi ürününün tadını beğenmemişlerse, bu durum Thatchers ürününün cazibesini azaltmayacağını, ürünler arasında itibar zedelemesi yaratacak düzeyde bir kalite farkı olmadığını belirtmiştir. (İlk derece mahkemesinde hâkimin ürünlerin her ikisini de tatma imkânı bulunmuştur.) “Premium meyve” ifadesine ilişkin olarak ise herhangi bir tüketicinin Aldi ürününü satın alıp üzerinde ‘premium meyve’ yazdığı için gerçek limon suyu içerdiğini varsayarsa; ancak sonrasında içerik bilgisinden bunun doğru olmadığını öğrenirse, bu durumun Aldi’ye karşı bir güvensizlik oluşturabileceği, durumun Thatchers’a olan güveni etkilemesi için herhangi bir neden olmadığı değerlendirilmiştir. Thatchers ambalajı açık ve net bir şekilde gerçek limon içerdiğini belirtmektedir ve arka etiket de bu bilgiye yer vermektedir. Tüketici, burada Thatchers’a değil Aldi’ye karşı bir fikir edinecektir.
Marka ile işaret arasındaki benzerlik değerlendirmesinde mahkeme, yapılması gereken doğru karşılaştırmanın davacı Thatchers’a ait tescilli şekil markası ile davalı Aldi’ye ait ürünün tekil kutusunun genel görünümü olan işaret arasında olması gerektiğini belirtmiştir. Mahkemeye göre Thatchers, davasını iki boyutlu bir ticari markaya üç boyutlu bir ürünü (Aldi ürününü) temel alarak kurgulamıştır ve bu durum, başlı başına arada bir farklılık oluşturur. Mahkeme, Thatchers’ın, her iki üründe de yatay çizgiler bulunmasına yaptığı vurguyu değerlendirmiştir. Bu benzerliği kabul etmekle birlikte, çizgilerin son derece silik olması nedeniyle ortalama tüketici tarafından fark edilmeyeceğini ve dolayısıyla “ilgili bir benzerlik” teşkil etmeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca, bu davanın telif hakkı veya tasarım davası olmadığını vurgulamıştır. İşaret ve tescilli markalar arasında renkleri, yazı fontlarını, işitsel ve kavramsal benzerlikleri değerlendiren mahkeme, benzerliğin düşük düzeyde olduğunu tespit etmiştir.
Ticari markanın itibarı değerlendirmesinde Aldi, davaya konu tescilli markanın itibarının yalnızca “Thatchers” ibaresine ait olduğunu, tescilli markanın bütününe ait olmadığını iddia etmiştir. Mahkeme ise bu savunmayı reddetmiştir ve sebebini “Sade bir kutuda yalnızca “Thatchers” ya da “Thatchers Cloudy Lemon Cider” ibarelerinin yer aldığı bir ambalajın, tescilli marka ile piyasaya sürülen Thatchers ürünü kadar satış başarısı elde edebileceğini ya da bu düzeyde reklam ve sosyal medya etkileşimi alabileceğini kabul etmek gerçekçi değildir.” şeklinde belirtmiştir.
Tüketicinin zihninde bağ kurulması değerlendirmesinde Thatchers, Aldi ürününe ilişkin sosyal medyada yapılan bazı yorumlara dayanarak, ortalama tüketicinin Aldi ürünü ile Thatchers tescilli markası arasında bir zihinsel bağ kurduğunu ileri sürmüştür. Bu yorumlar arasında şu ifadeler yer almıştır: “Thatchers limonlu elma şarabının taklidi” / “Çocuklarım bu ürüne taklit marka derdi” / “Gerçek Thatchers gibi değil ama fiyatına göre iyi” / “Yarısı fiyatına, Thatchers kadar iyi değil ama yine de fena değil.” Mahkeme ise bu konuda ortalama bir tüketicinin davalı Aldi ürününü gördüğünde davacı Thatchers’ın tescilli markasını hatırlayacağı sonucuna varmıştır.
Aldi’nin niyeti hakkında yapılan değerlendirmede ise mahkeme iki aşamalı yol izlemiştir: karışıklık olasılığı ve haksız menfaat. Mahkeme bu konu hakkında Aldi’nin, tasarım ajansına gönderdiği e-postalarda, Taurus tasarımı ile Thatchers tasarımının bir “hibriti”ni istediği, tasarım sürecinde zamanla Thatchers’a daha da yaklaşan tasarımların seçildiği ancak son aşamada Aldi’nin hukuki risk algısıyla bazı düzenlemeler yaptığını (örneğin yazı tipi değişikliği) göz önünde bulundurmuştur. Haksız menfaat kapsamında ise benchmarking” (kıyaslama) sürecinde yalnızca kalite değil, tasarım gibi tüm pazarlama unsurlarının dikkate alınmasının olağan olduğu, Aldi’nin tasarımında Taurus markasına ait unsurları (boğa başı simgesi, marka adı, “swoosh” çizgileri) koruduğu, Aldi temsilcisi Mr. Watkins’in, ürünün limonlu olduğunu anlatabilmek için limonların eklendiğini; bu tercihin yalnızca Thatchers’a öykünme değil, aynı zamanda pazarlama açısından mantıklı bir strateji olduğunu ifade ettiği belirtilmiştir. Mahkeme konu hakkındaki son aşamada ise davalı Aldi’nin, tasarımını geliştirirken, dava konusu tescilli markanın itibarı ve tanınırlığından faydalanma amacının olmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Genel değerlendirme sonucunda mahkeme Thatchers’a ait tescilli markanın güçlü bir itibara sahip olduğunu, kullanım düzeyi nedeniyle ayırt ediciliğinin arttığını kabul etmekle birlikte; Aldi ürünü ile benzerliğin düşük seviyede kaldığını, benzerlik teşkil eden unsurların ya tanımlayıcı olduğunu ya yaygın olduğunu (renk paleti) ya da sıradan pazar uygulamaları olduğunu (limon ve yaprak kullanımı) vurgulayarak haksız menfaat iddiasını reddetmiştir.
Davacı Thatchers, ilk derece mahkemesinin kararını birkaç farklı sebebi göstererek üst mahkemeye taşımıştır. İstinaf etme sebeplerinden biri ilk derece mahkemesinin Aldi ürününe ait dava konusu kullanımda “işaret”in ne olduğunun yanlış tespit edilmesi, bu nedenle benzerlik değerlendirmesinin sonucunun da yanlış sonuçlanmasıdır. İstinaf bu gerekçeyi haklı bulmuştur. İstinafa göre; Thatchers’ın tescilli markasının iki boyutlu, Aldi ürünündeki davaya konu işaretin ise üç boyutlu olduğu kabulüyle yapılan ilk derece değerlendirmesi yerinde değildir. Zira tescilli markanın, Thatchers ürününün kutularının silindirik yüzeyinin ön ve arka tarafına (ve ayrıca karton ambalajın ön, arka ve üst yüzeylerine) basılı şekilde kullanıldığı sabittir.
Thatchers’ın bir diğer istinaf sebebi ise ilk derece mahkemesinin Aldi’nin niyetine ilişkin yaptığı değerlendirmelerin hatalı olmasıdır. Thatchers’a göre mahkeme, aldatma niyeti ile markanın itibarından faydalanma niyetini karıştırmış veya en azından bu iki niyeti açıkça birbirinden ayırmamıştır. Bu doğrultuda istinaf, her iki ürün arasındaki tarzı, şekli benzerlikleri ve Aldi’nin aldatma riskinin bilincinde olup olmadığını tekrar değerlendirmiş olup davalı Aldi’nin ürününde kullandığı işaretle tüketicilere Thatchers’a ait tescilli markayı çağrıştırmasını istediğini belirtmiştir. İstinafa göre bu, ancak Aldi ürününün Thatchers ürünü gibi olduğunu – fakat daha ucuz olduğunu – ima etmek için yapılmış olabilir. Bu kapsamda Aldi, tescilli markanın itibarından yararlanma niyetiyle hareket etmiş ve bu sayede ürününün satışına katkı sağlamayı amaçlamıştır.
Thatchers, ilk derece mahkemesinin kararını birkaç yönden daha istinafa konu etmiştir. Bunlardan biri, Aldi ürünü için elde edilen satışların “Taurus” serisindeki diğer elma şarabı ürünlerinin satışlarına oranla orantısız olmadığını tespit etmesinin hatalı olduğu iddiasıdır. İstinafa göre Aldi ürününün, herhangi bir promosyon olmaksızın kısa sürede kayda değer satış rakamlarına ulaşmasında davaya konu işaret kullanılmadan, “Taurus” tarzına uygun bir tasarımla da aynı satış hacmine ulaşıp ulaşamayacağının Aldi tarafından ispat edilmeye çalışılmamış olması ve dolayısıyla ilk derece mahkemesinin böyle bir değerlendirme yapmaması davacının istinaf iddiasını desteklemektedir.
Davacı Thatchers, yaptığı istinaf başvurusunda, ilk derece mahkemesinin ayrıca Aldi’nin ürünündeki işareti kullanmak suretiyle kendisine ait tescilli markanın itibarından haksız yarar sağladığı yönündeki iddiayı reddetmesinin hatalı olduğunu ileri sürmüştür. İstinaf ise iddia doğrultusunda yaptığı değerlendirmede Thatchers’ı haklı bulmuştur. Buna göre Aldi’nin, işaretin tüketicilere tescilli markayı hatırlatmasını ve böylelikle Aldi ürününün Thatchers ürünü gibi olduğu (ancak daha ucuz olduğu) mesajını vermesini amaçladığı açıktır. Bu kapsamda, Aldi, tescilli markanın itibarından yararlanmak suretiyle kendisine ait ürünün satışına katkı sağlamayı hedeflemiştir. Bunun yanı sıra istinaf, Thatchers’ın, mahkemenin tescilli markanın itibarına zarar verilmediği yönündeki kararına karşı yaptığı başvuruyu ilk derece mahkemesinin kararını yerinde bularak reddetmiştir.
Aldi, ise işaretin kullanımının 10(3). madde kapsamına girse dahi, kendisinin 11(2)(b) maddesi uyarınca bir savunma hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedir. Bu iddia iki hususu gündeme getirmektedir. İlki, işaretin “ayırt edici olmayan yahut … mal veya hizmetlerin türü, kalitesi, miktarı, amaçlanan kullanımı, değeri, coğrafi menşei, üretim zamanı ya da diğer özellikleri” ile ilgili olup olmadığıdır. İkincisi ise, Aldi’nin işareti kullanımı “ticari ve sınai alanlarda dürüst uygulamalara uygun şekilde” yapıp yapmadığıdır. İlk derecede her iki taraf da bu meseleleri yalnızca sınırlı ölçüde tartışmıştır; ancak bu durum, mahkemenin bunları yüzeysel biçimde ele almasını haklı kılmamaktadır. İstinafa göre 11(2)(b) maddesinin uygulaması açısından, işareti bileşenlerine ayırmak ve bazı bileşenler tanımlayıcı olduğu için tamamının bu madde kapsamına girdiğini savunmak hukuken geçerli değildir.
Yukarıda verilen gerekçeler ışığında, ilk derece mahkemesinin 10(3). maddeye dayalı olarak davayı reddetmesine yönelik Thatchers’ın istinaf başvurusunun kabul edilmesine ve Aldi’nin bu hüküm çerçevesinde marka ihlali gerçekleştirdiğine karar verilmesine hükmedilmiştir.
*İlgili karar https://www.judiciary.uk/wp-content/uploads/2025/01/2025-EWCA-Civ-5-CA.2024.000463-Thatchers-Cider-Company-Limited-v-Aldi-Stores-Limited-Handed-Down-Judgment-H.D-.pdf bağlantısında yer alan Birleşik Krallık mahkeme kararından çeviridir.
** Yazının daha fazla uzamaması adına tüm detaylara yer verilmemiştir. Yukarıda yer alan bağlantının kararın tamamına erişebilirsiniz.
- Yapay Zeka Eserimi “Ç”Alıyor
Disney ve Universal’ın Midjourney AI’a Açtığı Telif Hakkı Davası Üzerinden Türk ve Amerikan Hukukunda Kurgusal Karakter Koruması
Yapay zekâlar tarafından “üretilen” çıktıların eser niteliği taşıyıp taşımadığı, son zamanlarda yapay zekâya ilişkin en yoğun tartışılan hukuki meselelerin başında geliyor. Ekim ayı fikri mülkiyet bültenimizde, yapay zekânın tanımını ve fikrî mülkiyet hukukuyla ilişkisini ayrıntılı şekilde ele almıştık. (bknz. -link gelecek-) Geçtiğimiz haziran ayında bu tartışmalara, Disney ve Universal da dahil oldu. Her iki şirket, Midjourney AI’a karşı ABD’de bir telif hakkı davası açtı. Dava dilekçesinde öne sürülen iddialara göre, Midjourney AI; Star Wars – Darth Vader, Frozen – Elsa, Despicable Me – Minions gibi Disney’e ve Universal’a ait çok sayıda tanınmış karakteri izinsiz biçimde kullanarak bu karakterlerin sayısız kopyasını üretmiş ve dağıtmıştır.
Türk hukukuna göre, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (“FSEK”) m. 1/B-a kapsamında eser; “Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” şeklinde tanımlanır. Tanımda yer alan “güzel sanat eserleri” ibaresi, FSEK m. 4’te detaylandırılmış ve “… 6. Grafik eserler, 7. Karikatür eserleri, 8. Her türlü tiplemelerdir.” şeklinde sıralanmıştır. Dolayısıyla kurgusal karakterler, FSEK kapsamında birer “tipleme” olarak eser niteliği taşımakta ve telif korumasına tabi olmaktadır.
Amerikan hukukunda ise “17 U.S. Code” başlıklı Telif Hakkı Kanunu’nun (“Kanun”) 102(a) maddesi, telif korumasının kapsamını şu şekilde belirlemiştir. “Telif hakkı koruması, bu başlık uyarınca, halihazırda bilinen veya sonradan geliştirilecek olan herhangi bir somut ifade ortamına tespit edilmiş, asli ve özgün nitelikteki eserler üzerinde doğar.” Madde devamında korunan eser türleri; edebi eserler, müzikal eserler, dramatik eserler, grafik ve heykel niteliğindeki eserler, sinema filmleri, görsel-işitsel yapıtlar, ses kayıtları ve mimari eserler olarak sıralanmıştır. Bu kapsamda bir kurgusal karakter, özgün ve belirgin biçimde geliştirilmişse telif korumasından yararlanabilir. Amerikan hukuk sisteminde telif hakkı, Türk hukukunda olduğu gibi eser ortaya çıktığında kendiliğinden doğsa da telif hakkına dayalı bir dava açılabilmesi için söz konusu eserin ABD Telif Hakları Ofisinde kayıtlı olması gerekmektedir. Bu sebeple Disney ve Universal dava dilekçelerinde karakterlerin sicil tescil bilgilerine de açıkça yer vermiştir.
Disney ve Universal, dava dilekçelerinde Midjourney AI’ın sistemine basit bir metin komutu (prompt) girildiğinde, kendilerine ait olan ve yukarıda belirtilen yasal hükümler çerçevesinde telif koruması altında bulunan karakterlerin, herhangi bir özgünlük veya hususiyet içermeden, yüksek kaliteli ve indirilebilir şekilde üretildiğini ve kullanıcıya sunulduğunu belirtmiştir. Dava dilekçesinde yer verilen bazı görsel örnekler aşağıdaki gibidir. (Görseller, davacılara ait dava dilekçesinden alınmıştır.)

Disney’in Hukuk İşlerinden Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı ve Baş Hukuk Müşaviri Horacio Gutierrez, konuya ilişkin açıklamasında “Yapay zekâ teknolojisinin sunduğu olanaklar konusunda iyimseriz ve bunun insan yaratıcılığını destekleyen sorumlu bir araç olarak kullanılabileceğine inanıyoruz. Ancak korsanlık, her koşulda korsanlıktır. Bunu yapanın bir yapay zekâ şirketi olması, yapılan ihlali hafifletmez.” şeklinde görüş bildirmiştir. (https://www.reuters.com/business/media-telecom/disney-universal-sue-image-creator-midjourney-copyright-infringement-2025-06-11/)
Dava kapsamında Disney ve Universal, Midjourney AI’dan telif hakkı ihlali nedeniyle maddi tazminat talebinde bulunmuş, yapay zekâ eğitiminde kullanılan telifli içeriklerin beyan edilmesini, kopyalama faaliyetlerinin durdurulmasını ve izinsiz kullanım konusunda hangi teknolojik önlemlerin alındığının açıklanmasını istemiştir.
Söz konusu dava gibi son zamanlarda sıklıkla konuştuğumuz yapay zekâ davaları (Getty Images, Inc. v. Stability AI, Inc. / Andersen v. Stability AI LTD / Doe v. Github, Inc. gibi) fikrî mülkiyet hukukunu yeniden şekillendiren bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Disney ve Universal gibi devlerin Midjourney AI’a karşı başlattığı bu dava, yalnızca karakter haklarını değil, aynı zamanda yapay zekâ sistemlerinin eğitimi sırasında kullanılan içeriklerin meşruiyetini de gündeme getirmekte telif hukukunun dijital çağda geçirdiği dönüşümün dikkatle takip edilmesi gerektiğini göstermektedir.
- Antep Fıstık Ezmesi Artık Avrupa Yolcusu
Gaziantep mutfağının geleneksel lezzetlerinden Antep Fıstık Ezmesi, Avrupa Birliği nezdinde tescillenerek Türkiye’nin 36. coğrafi işaretli ürünü oldu. Gaziantep’ten çıkan bu yeşil altın, artık yalnızca sofralarda değil, Avrupa’nın resmi kayıtlarında da yerini aldı. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır’ın sosyal medya üzerinden duyurduğu bu gelişme, sadece bir ürünün değil o ürünün doğduğu toprağın, yetiştiği ağacın, geçirdiği mevsimlerin, harmanlandığı el emeğinin ve aktarım yoluyla bugüne taşınan geleneğin tescilidir.
Bakan Kacır, açıklamalarında Uluslararası Coğrafi İşaret Seferberliği adı altında başlatılan hareketin meyvelerinin alınmaya devam ettiğini belirtti. Yerel kalkınmayı geleneksel değerler üzerinden inşa etmeyi hedefleyen bu vizyon, sadece ekonomik bir hamle değil, aynı zamanda kültürel bir hafızanın korunması ve dünyaya tanıtılmasının da bir çabasını teşkil etmektedir.
Bu gelişmeyle Gaziantep Fıstık Ezmesi’nin tesciliyle birlikte, Avrupa Birliği tarafından tanınan coğrafi işaretli ürün sayımız 36’ya ulaştı. Bu liste artık sadece baklava, zeytinyağı, kayısı ya da incir gibi bilinenlerle sınırlı değil sarımsağın, yoğurdun, çam fıstığının, pamuğun, hatta menengiç kahvesinin dahi birer kültürel temsilci haline geldiği bir zenginliğe işaret ediyor.
Bu gelişme, fikri mülkiyetin yalnızca yüksek teknolojili buluşlarla sınırlı olmadığını bir memleketin dokusunu, damak zevkini, hatta hafızasını taşıyan yöresel ürünlerin de bu alanda güçlü bir yer edinebileceğini bir kez daha göstermiştir.
Türkiye’nin coğrafi işaretli ürünler konusundaki bu ilerleyişi, yerelden evrensele giden yolda hem üreticiyi hem tüketiciyi koruyan bir yapı inşa ediyor. Zira her bir tescil, ürünün kaynağını, niteliğini ve özgünlüğünü kayıt altına alarak hem ticari bir güvence hem de kültürel bir teminat sağlıyor.
- Mantarlar Bitki Değildir – Artık Patentlenebilirler
Avrupa Birliği’nin yeni patent sisteminin işlerlik kazandığı bu dönemde, 31 Temmuz 2024 tarihli dikkat çekici bir karar, fikri mülkiyet hukukunda önemli bir ayrımı netleştirdi: Mantarlar bitki veya hayvan değildir ve bu nedenle patent korumasından hariç tutulamazlar. Unified Patent Court’un (UPC) Hague Yerel Dairesi tarafından verilen UPC_CFI_195/2024 sayılı karar, özellikle biyoteknoloji ve tarım inovasyonları açısından yol gösterici nitelikte.
Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 82. maddesi ile Avrupa Patent Sözleşmesi’nin (EPC) 53(b) maddesi, bitki ve hayvan çeşitlerinin patentlenmesini açıkça yasaklar. Ancak bu yasak kapsamının nereye kadar uzandığı, uzun yıllardır tartışma konusuydu. UPC, bu kararında açık bir çizgi çizdi: Mantarlar ne bitkidir ne hayvan. Bir başka aile olan “Fungi”ye aittirler.
Kararın merkezinde, Amycel adlı şirketin geliştirdiği yenilikçi bir Agaricus bisporus suşu bulunuyor. Mahkeme, bu mantar suşuna geçici patent koruması tanıyarak patentlenebilirlik eşiğini aştığını belirtti. Bilimsel olarak mantarları bitki veya hayvandan açıkça ayrılması sebebiyle söz konusu hüküm kapsamına girmediği ifade edildi.
Mahkeme, UPC, 53(b) maddesinin dar yorumlanması gerektiğini vurguladı. Bu yaklaşım, EPO’nun önceki içtihatları (örneğin Tomato II kararı) ve açıklayıcı belgeleri (örneğin CA/56/17) ile paralellik gösteriyor. Özellikle ticari açıdan önemli olan mantar suşlarının, sırf bitkiye benzediği varsayımıyla korunmaktan mahrum bırakılmasının hukukla bağdaşmayacağı sonucuna varıldı.
Bu karar, gıda teknolojisi, tarım ve ilaç geliştirme alanlarında faaliyet gösteren şirketler için önemli bir emsal teşkil ediyor. Bundan böyle mantarlardan elde edilen yeni biyoteknolojik ürünler ve türler, patent korumasına daha açık hale gelecek. Aynı zamanda, “bitki mi değil mi?” ikilemi üzerinden yapılan tartışmaların sınırlarını çizerek, belirsizlikleri ortadan kaldırıyor.